La Isla Minima


La Isla Minima
2014
imdb74

Yılın İspanyol Filmi

* Hollywood'un klişe seri katil filmlerinden sıkılanlar için yeni bir pencere açabilecek güzel bir polisiye film.




* Film sadece bir polisiye değil aynı zamanda Franco sonrası İspanyası'nı, kaosunu fakirliğini de çok iyi vermiş.

L'image Manquante


L'image manquante
2013
imdb73

33. İstanbul Film Festifali filmi

* Kamboçya'da yaşananlar ile ilgili Ölüm Tarlaları filmi daha iyi olduğu, sorunu daha derinlemesine yansıttığı söyleniyor.

* Dünyadaki zulümleri o ülkelerin belgeselleri ile anlamaya ve tanımaya devam ediyorum.
THE ACT OF KİLLİNG ile birlikte 1970'te Endonezya'da ABD'nin silahlandırdığı ve maniple ettiği dincilerin komünistleri nasıl katlettiğini öğrenmiştik.
Bu film ile birlikte biraz daha kuzey'e çıkıyoruz. Kamboçya. Bu sefer 70'lerin ortasında KAMBOÇYA'da Çin'in desteklediği Komünistlerin ülkeyi nasıl mahvettiklerini anlıyoruz.

Belgesel olarak Oscar Adayı.
Cannes Film Festivalinen ödül almış. Ayrıca İstanbul Film Festivalli'nden ödül almış.
Ödüller: 7W12N

Yönetmen Kızıl Kmerler döneminde şehirden tarlalara sürülen şehir yaşantısına alışmış insanların sürgün hikayesi ile başlıyor. Babasının sinema sektöründe çalışan ve sanata yatkın biri olan yönetmenimiz sürgün sırasında çekilmiş bi fotoğrafı arıyor. Bu fotoğrafı ararken de bir takım filmler görüyor ve bunu belgesel olarak filmleştirme kararı alıyor. Kilden yaptığı heykelciklerle bulamadığı fotoğrafı ve hatta dönemin yaşanılanların fotoğraflarını vermeye çalışıyor ki, filmin en ilginç yanı da bu heykelciklerle gösterilen tatbiki fotoğraflar. Afişlerde ve filmin tanıtımlarında da sürekli görüyoruz bu biblo gibi heykelcikleri.


Önce aileleri bölmüşler. Daha sonra birleştirseler de ağır işlere alışık olmayan aile bireyleri hastalanmaya başlamış. Baba buna dayanamamış ve ölmüş.







Filmin en acayip bilgilerinden biri kendi sektörüne dair söyledikleri yönetmenin. Sinema sektörünü dağıttıklarında oyuncuların yani şöhretlerin hepsini idam etmişler. Sektörde çalışanların hepsini dağlara, tarlalara çalışmaya göndermişler. Daha sonra propaganda filmleri çekmeleri gerekmiş. Bu filmleri toplu olarak gösteriyorlarmış. Bir film sırasında kameraya sızan güneş ışığından film karanlık ve ışıklı bozuk bir frenkansa sahip çekim yapmış. Hemen kameramanı idam etmişler.

Mekong Nehri.


* Anlamadığım şey Kamboçya dünyanın en geniş nehrinin aktığı tropik bir cennet. Bunu Planet Earth belgeseli Nehirler bölümünde gördüm.  Burada insanların aç kalması mümkün değil. Ne olmuş olabilir ki bu doğa harikası bir yerde açlık gibi bir sorun yaşamış insanlar.



Kominist Rejim ve Ölüm Tarlaları


Milyonlarca insanın işkence ile ölümü



Hayır fotoğrafları incelerken Harun Yahya'nın bu konuda bir şeyler yazdığını gördüm. Adam tabi işine geliyor Act of Killing'teki Müslümanların katlettiği koministleri anlatacak değil ya, Koministlerin zulm ettiği insanalara değinmiş. Dünya çok iki yüzlü... Herkes kendine göre yontuyor her olayı.

Kamboçya'da POL POT diktatörlüğü dönemi:

Marksist öğretiyi kıçından anlayan Pol Pot, Önce ülkede tüm entelleri öldürüyor. Hatta enteller bitince gözlük takanlar da çok okumuştur diyerek gözlük takanları da öldürmeye falan başlıyor. Böyle acımasız bir diktatör. Kafasındaki kominist yapılanmada ülkenin doktora, mühendise ihtiyacı olmadığını, çiftçiye ihtiyaç olduğunu düşünüyor ve şehirdeki herkesi tarlalara yolluyor. Pirinç üretimi katlanarak artacak diye düşünürken git gide azalıyor ve açlık gösteriyor.
Bunun sebebi : DİMİNİSHİNG RETURNS denilen bir ekonomi savı.

Bir tarlada 5 kişi çalışırken 10 kişi çalıştırmaya başlamak verimi arttırabilir ama 20 kişi çalıştırdığında verim düşer. İnsanlar ne yapacaklarını bilmezler ve ürüne zarar vermeye başlarlar.

Dünyanın en geniş nehrinin geçtiği ülke böylece açlık baş göstermeye başlar.
Film bunları çok güzel anlatmış.

The Act Of Killing



The Act Of Killing 2012
imdb82

Bu film zulmedenlerin yaptıkları cinayetleri ve işkenceleri kafalarında nasıl meşrulaştırdıklarını anlatan bir BAŞYAPIT'tır.

Film Voltaire'in şu sözü ile başlar:
"It is forbidden to kill. Therefore, all murderers are punished,
Unless they kill in large numbers and to the sound of trumpets."
Yani
"Öldürmek yasaktır, o nedenle tüm katiller cezalandırılır. Tabii kitleler halinde ve bando-mızıka eşliğinde öldürmedikleri sürece" Voltaire

* Koministleri katleden Müslüman teröristlerin (ki kendilerine Gangster diyorlar) kendilerinin başarı hikayelerinin çekileceği filmde oynadıklarını sanmaları sonucunda ortaya çıkan - Sinema tarihinin en büyük İRONİ baş yapıtı.

Bu filmi sıradan bir belgesel olmaktan çıkaran şey; Anwar ve adamlarının yaptığı zulmü, amerikan sinemasının kovboy ve mafya filmlerine göndermeler yaparak ve hatta onların anlattıklarını uyarlayarak - küçük platolarda tekrar çekmekleri. Ve hatta bu harmanladıkları gerçek ile gerçek dışılığı Anwar ve arkadaşlarını ikna ederek yapmaları. Yani gerçek aktörleri kullanmaları.

2014 yılında en iyi belgesel filmi oscar'ına aday olmuş.
BAFTA - Altın Ayı - Avrupa - Bağımsız Ruh - Hong Kong da dahil çok prestijli bir çok yerden Belgesel dalında en iyi film ödülü ile dönmüş.
50w41n (Belgesel filmlere tek bir ödül olduğu için bu kurgu filmlere göre 200 ödüle denk geliyor)





Endonezya 1970 yılında çıkan kominist ayaklanmayı 3 Milyonluk Paramiliter Çete ile 1 Milyonu aşkın insanı katlederek bastırmış. Jochua Oppenheimer buradaki savaş suçlularını film çekiyoruz diye kandırarak suçlarını itiraf etmelerini sağlamış. Buna güçlü siyasileri bile katabilmişler.

Film'in başlangıcı işte bu 1 Milyon insanla görüşmek ve bunun belgeselini çekmek. Lakin insanlar öyle kanlı ve acımasız bastırılmış ki kimse bir tek kelime etmemiş.
Nasıl etsinler ki: Film için ikna edilen Çinli komünist üvey babasının nasıl işkence ile öldürüldüğünü anlatırken bile  "Beni yanlış anlamayın sizi eleştirmiyorum, Yaptıklarınız doğruydu." diyor...

Film birden proje olarak tamamen yön değiştiriyor. Kameranın rotasının tam tersine çevirerek infazcılarla konuşmaya karar veriyorlar.

Film'in ön çalışmasında 40'tan fazla infazcıyla konuşulmuş, Lakin hiçbiri bu konuda konuşmak - kameranın karşına geçmek istememişler...
Anwar Congo en düşük IQ'ya sahip olanlardan biri olabilir bu ara - gene de liderliğe kadar yükselmiş.
Forest Gump'ta bu çok iyi işlenmişti. Çavuş Forest Gump'a öyle zekisin ki elimde olsa seni general yaparım diyordu...

Anwar Congo büyük bir heyecanla bunu kabul etmiş. Çünkü yaptığı büyük kahramanlığın bu dünyada da ödüllendirilmesini görmeyi hep umuyormuş. Film'de onu nasıl bir cenneti beklediği de canlandırılmış. Zaten bu kısımlarda Anwar Congo bir gurur abidesi gibi şelalenin önünde duruyor. Ama filmin bir yerinde empati kurabiliyor, "Onlar da benim şu an acı çektiğim kadar acı çekmişler midir?" diye soruyor. Yönetmen bunu çok daha acımasızca cevaplıyor. Anwar bunun üzerine tüm geçmişini onlarca insanı öldürdüğü sundurmaya kusmaya başlıyor.


Anwar Congo filmin bir yerinde insanları nasıl katlettiklerini anlatırken kendi icat ettiği bir şeyden bahsediyor. "Başlarda insanları döve döve öldürüyorduk. Sonradan bunun çok fazla kan çıkmasına ve ortalığın temizlenmeyince çok kötü kokmasına neden olduğunu fark ettik. Ben de telle bu şekilde boğma yöntemini buldum. Böylece hiç kan çıkmıyordu.



Filmde inanılmaz olaylar silsilesi bunlarla da kalmıyor. İlin valisi Anwar'ı övdüğü sahne:
"Ondan herkes korkardı. Ama ben korkmazdım. Çünkü ona saygı duyardım. Ben Anwar'dan çok şey öğrendim" diyor. Vali diyor bunu.
Anwar gibi o dönemki işkencecilerden biri köyde ev yakmayı canlandırdıkları bir sahnede korken bir kız çocuğuna "ağlama bu film diyor" ve iyi rol yaptığı için teskin etmeye çalışıyor.
Daha önce ev yakmalarda - ya da öldürdüğü insanların çocuklarının suratındaki hallerin bundan bin kat olabileceğini düşünemiyor.
Devlet Televizyonu bu filmin (tabi ki kurgulanan yani gaddarların övüleceğini sandıkları filmin) reklamını yapıyor.
Spor bakan müsteşarı çağrılıyor. Önce militanlara karşı konuşması kaydediliyor. Evet uzaktan culüm gibi duruyor. Bunların çekilmemesini düşünüyordum ama düşmanlarımıza kızdığımızda neler yapabileceğimizi de hatırlatması açısından iyi yapıyoruz falan diyebiliyor.

İşte Anwar'ın her Müslüman micait gibi kafasında yarattığı Tanrının ona bahşedeceği cennet:




Filmin çok büyük bir başarısı var:
Bir devlet tetikçisi cani'nin kafasındaki cenneti hem göstermek - hem de bunu çok ince işleyerek cehenneme çevirmek.
Yönetmen bunu başarı olmadığını şöyle açıklıyor:
"Bir milyon kişinin ölümü karşısında, suç işleyenler hala güç sahibi iken, bir kişinin pişmanlığı başarı değildir"Lakin milyonların böyle bir şeyi izlemesini sağlamak, binlerce insanda yaptığı değişikliği görmek başarıdır hodjam.

Filmin tek başaramadığı ise kontrast olarak sunulan diğer gangster karakter.

Anwar'ın pişmanlığı ve kabuslarının karşısına konulan diğeri.
zaman aşımına güvenen ve "Lahey beni yargılayamaz çünkü ben kaybeden değil kazanan taraftaydım. Suçlu hissetmiyorum çünkü suçlu olsaydım cezalandırılmış olurdum. Oysa bakın sadece ödüllendirildim." diyor


Her şeyin arkasında olduğu gibi bu katliamın arka planından da ABD çıkıyor:
https://tr.wikipedia.org/wiki/30_Eyl%C3%BCl_hareketi
1965 yılında Endonezya'da yapılmış siyasi (antikomünist) sebepli katliam.
Endonezya'da oluşan siyasi dengesizlik, Halim Hava Üssü'nde konuşlanan ordu komplocularından oluşan bir gurubun 30 Eylül 1965'te bir darbe gerçekleştirmek için Endonezya Komünist Partisi'ne (PKI) katılmalarına neden oldu. Aralarında kurmay sınıfı başkanlarının da bulunduğu altı generali kaçırdılar ve öldürdüler. Daha sonra hükümete darbe düzenlediler.
Başkan Achmed Sukarno, General T. N. J Suharto'yu geçici kurmay başkanlığına getirdi ve darbecilere karşı sefer düzenlendi. Java ve Bali'deki tüm kasabalar PKI'ya misilleme yapmak için bombardımanla yok edildi. Şüpheli 300.000 komünist işkencelerle öldürüldü.[1]. Gücünün temeli iyice zayıflayan sol, yavaş yavaş kontrolü devretti.
Daha sonra ortaya çıkan belgeler ışığında, yüksek rütbeli ABD görevlilerinden bazıları, bu katliamdan önce en az 5.000 PKI'lının kimliğini devlet başkanına ifşa ettiklerini itiraf ettiler.
Bu katliamın esas sebebi ABD'nin bölgede bir "Komünist süpergüç" istememesiydi. Zira Endonezya oldukça büyük bir nüfusa sahip ve Vietnam'a da yakın.



Magic in the Moonlight

Magic In The Moonlight
2014
imdb66

* Woody Allen'ın en hafif ve hatta hafif meşrep filmi diyebiliriz.

* Diyaloglara boğulmuş filmdir.






* Wooy Allen'ın sinema kariyerinin devamını ve her yıl yeni film yapmasını Ferhan Şensoy'un her yıl bir tiyatro oyunu çıkarmasına benzetiyorum ben.
Evet üstat çok yetenekli ama belirli bir zaman geçince tükeniyor sanatçı. Onu sevenleri takip ediyor. Eleştirildiğinde hayranları "ama şu eseri çok komikti" falan diyor. Bence o noktaya çok yakın Woody Allen da.



* Benim gözümde Whatever Works son baş yapıtı diyebilirim.
Bazıları için bu Midnight in Paris olabilir - lakin o yıl bir İran filmi olan "Jodaeiye Nader Az Simin" filminin alması gereken senaryo oscar'ını aldığı için gıcığım.





* Eksi'de film için filmden daha güzel bir nükteye sahip tanımlama yapmışlar:
"Sihre inanmayan bir sihirbazın, aşkın sihrine kapılması"

* Filmlerinde Pesimist ve Nihilist üstüne üstün huysuz karakterini bu sefer Colin Firth oynuyor. Bence Woody Allen'a en çok yaklaşan kişi Whatever Works filmindeki Larry David'ti ya neyse.

Filmde tam bir Woody Allen tarzı sarkastik diyaloglar diyebileceğimiz bir kaç örnek:

- Siz ruhlar alemine pek inanmıyorsunuz sanırsam bay Stanley
- Aksine Madam, bir restoran açmak için iyi bir yer olduğunu düşünüyorum.





- Beni affedebilecek misin?
- Seni ben affedemem, Seni sadece tanrı affedebilir.
- Ama tanrının olmadığını söylemiştin.
- Bak sonunda beni anlayabiliyorsun!


* Nitçe'den alıntı yaptıkları:
"Yaşamak için yalanlara ihtiyacımız var"

* Sevimli bir film...
Film bir reklam gibi. Bittiğinde size -güzel insanlar - sıcak mekanlar - rengarenk elbiseler - hoş bir melodi - bırakıyor. Bu filmin bu sinematografik özelliği elbette biraz entellektüel 30 yaş üstü kadınlarda hoş bir seda, güzel bir tat izlenimi bırakacaktır.
* Sinemaya katkısı sorgulandığında ise çok düşük bir oy alacağına eminim.

The Babadook

The Babadook - Karabasan
imdb69
2014

* 2014 yılının en iyi korku filmi.

* Az kadro - neredeyse tek mekanda kotarılan başarılı filmler.

* Bol Ödüllü bir korku filmi
50W55N
Avustralya'da sinema ödüllerinde parsayı toplamış ve The Water Diviner (Çanakkale'yi anlatan Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz'ın da olduğu filmin önüne ket vurmuş.



* Babadook bir masal kitabı. Ba ba ba - Dook Dook dook sesler çıkaran korkunç bir karakteri var.
Masallar da ya korkunç karakterler vardır - ya da korkunç şeyler olur zaten. Ama salt korkunç bir masal kitabı filmin kabul etmemizi dayatan bir gerçekliği. Bu masal kitabı aynı zamanda filmin zıplama noktası.



* Film her korku filmi gibi travmaları atlatmış ya da büyük bir değişimden zaman geçmiş bir hikaye ile başlıyor. Doğuma giderken yolda ölen bir baba. Oğlu ile yalnız kalan bir anne. Hiperaktif bir çocuk. İş yerinde üzerine giden bir baş hemşire. Bu baskılar karşısında her şeyi içine atan bir anne.
Filmin gerilimi: Bu kadını kim çıldırtacak! diyebiliriz.

* Sinemanyaklar için çekilen filmler vardır. Yönetmen bir takım eski film hafızalarımızla oynar.
Bu film de, önce bize: (Travmatik anne çocuk ilişkisi babında bu film büyük benzerlik içermektedir.)
Kevin Hakkında Konuşmalıyız - We Need To Talk About Kevin filmin hatırlatmıştır.
Film ilerledikçe Kubrick'in Jack Nicholson'a Cinnet geçirttiği filme dönüşüyor hissi verilmiştir.



Ağır spoiler
- Filmi izleyenler bir de eksi'deki bu bakış açısı ile düşünmeli -

"The Babadook kitabının yazarı bizzat annenin kendisi.
Hatta filmin bir yerinde (doğum gününde yeğeninin) kız kardeşinin arkadaşlarıyla konuşurlarken kadının çocuk dergilerinde hikayeler yazdığından bahsediliyor.
Babadook kitabının yer aldığı karelere filmde tekrar bakacak herkes kitabın aslında sonradan boş sayfalı bir çizim defterine (son sayfaları da boş) "el yapımı" çizildiğini fark eder.
Ben şahsen köpekten sonra çocuğu da öldürmüş olup hayal aleminde daha olumlu bir senaryo yarattığına inanıyorum kadının.
Hangi sahnede çocuk "gerçekten" ölüyor bilemiyorum ama hem kitabında kadın oğlunu da öldüyor (babadook oğluna olan nefreti) hem de tv'de izlediği haberi beyniyle manipüle ederken, 7. yaş gününü kutlayan çocuğun mutfak bıçağıyla annesi tarafından öldürüldüğünü ve en son camda kendini görüyordu...
Çocuk ne kadar zeki olursa olsun parayı güvercine çevirmek mi ?
Sanmıyorum...
I see dead magician. "


* Film sinemanın ilk yıllarına dair bir çok korku filmine saygı duruşunda bulunuyor.

The Haunted House (1908)



The Cake-Walk Infernal (1903)



Four Heads Are Better Than One (1898)


Black Sabbath (1963)





Kaynak:
http://filminfilm.tumblr.com/page/2

Filmin Hatunu:
Essie Davis


Something The Lord Made


Something The Lord Made
imdb83
2004

Açık Kalp Ameliyatları Nasıl Başladı?
Bir doktor daha doğrusu bir Cerrah sayesinde mi?
Yoksa sıradan - zenci - fakir bir marangoz sayesinde mi?

Doğru cevabım her ikisi de olduğunu biliyor muydunuz?



* 1900'lerin ortalarında, "Mavi Bebek" hastalığı denilen bir hastalığı açık kalp ameliyatı yaparak iyileştirdiği düşünülen Dr. Alfred Blalock'un bu başarısının arkasında zenci olduğu ve okuyamadığı için gizli bir kahraman olarak kalmak zorunda kalan Vivien Thomas vardır. Bu film işte onun Biografisi yani inanılmaz bilim hayatının özeti.

* Bir Shawshank Redemption olamaması talihsizliğini tek bir nedene bağlıyorum,
o da bir sinema filmi değil HBO için çekilen bir TV filmi olmasına.





* 1930'lar amerikasında zencilerin sadece işçi olduğu bir dönemde, doktor olmak isteyen bir zenci marangozun ufku açık, yeniliklere karşı mücadeleci bir doktorun laboratuvarında çalışmaya başlamasıyla başlıyor film.
YEtenekleri bir çok şeye çare oluyor. Belki de en önemli  Medikal Makine ve Alet tasarımcısı Vivien Thomas. Çünkü o aletleri tasarlamasa o ameliyatlar gerçekleşemez. VE tüm ameliyatların ön çalışmalarını (hayvan deneylerini kendi elleriyle yapıyor)

Hem de tüm ırkçı hareketlere maruz kalmasına rağmen.





2004 yılı çok iyi biyografilerin çekildiği bir yıl:
- Hitlerin son anlarını anlatan Çöküş - Der Untergang
- Ötanizi hakkının elinden alınma mücadelesi veren Bardem'im canlandırığı hastanın biyografisi
İçimdeki Deniz - Mar Adentro
- Hollywood ayağında ise: Ray Charles - Alexandre - Peter Sellers - Peter Pan'ın yaratıcısının ve Atlantiği ilk geçen pilotun biyografileri vardı.
Film olarak çekilmemesi büyük talihsizlik, çünkü bu gerçekleşmiş olsaydı  yukarıda bahsettiğim biyografilerin arasına adını altın harflerle yazdırabilirdi.




Filmi saran atmosferde 20. yüzyılın başlarındaki Amerikan ırkçılığı - İkinci dünya savaşı sonrası ekonomik buhranı yer alıyor. Filmin hikaye örgüsünde ise, her türlü imkansızlığın yıldırmadığı insanları, ırkçılığın tetiklediği ihanetleri çok ince detayları ile işlenmiş.



Yan hikaye'de ezilen zenci kardeşinin mücadelesi ve onurlu duruşu, ardından kaybettikleri de önemli mesajlar vermiştir izleyiciye.
Kendisi de sık sık (sahibine patronuna yani) doktora rest çeker. Ve bunların pek çoğunda zenci olması sebebiyle kaybettiği haklarını geri almayı başarır.
Ama o da sonunda buna yenik düşecek ve en son büyük hakaret ederek baş hekim seviyesine gelmiş ustasını terk eder.
Abisi de onurlu bir mücadele etmiş, yıllar sonra tekrar öğretmen olma hakkını elde etmiştir. Ama öyle onurludur ki okula geri dönmez.
Lakin Vivien gurur yapmayı bırakır ve ne pahasına olursa olsun gurur duyacağı şeyleri yapmaya devam eder. Ödülünü de ölümüne çok yakın bir zamanda alır ve hayata insanlığa son golünü atar.

Abisinin yolunda gitmeyerek kırılma yaşayan sağlıkçımızın filmin sonundaki onura edildiği sahnede gözyaşlarımızı tutamayız bu yüzden.


Sağlıkta benzer hikayeler duyuyoruz. Hacettepe'de yaptığı yan dal ile çok güçlü bir duruma gelen bir doktorun nasıl top sakal ile ilgili yönergeyi değiştirdiği hikayesi sevilen bir hikayedir tıp camiasında. Ben böyle güçlü sağlıkçıları seviyorum.

Bu fotoğraf filmde bizim içimizi en çok acıtan başarı fotoğrafında asıl mimarın bulunmadığı sahnenin gereçek fotoğrafı. Ameliyatta bulunan herkes var bu fotoğrafta. Bir kişi hariç.
Zenci olduğu ve belki de doktor olmadığı için :
VİVİEN THOMAS

Evet, bugün yapılan kalp ameliyatlarının önderleri olan bu iki büyük bilim insanını böyle güzel bir film ile de onurlandırılmış. Her doktor adayının ve hatta her sağlık neferinin izlemesi gereken bir başyapıt.

Bu yüzden bu yıl Tıp Bayramında Kırklarelinde bu filmin gösterimini yapmayı planlıyorum.

 - Ağır Spoiler  -

Filmin en önemli anına dair bir viki bilgisi:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Vivien_Thomas
"1976 yılında Johns Hopkins Üniversitesinde düzenlenen bir tören ile onursal Doktor unvanı verilmiştir ancak bürokratik nedenlerle bu fahri unvan tıp alanında değil de hukuk alanında verilebilmiştir. Yine de bu durum, beraber çalıştığı tıp doktorlarının ve personelinin kendisini Dr. Thomas olarak çağırmasında bir engel oluşturmamıştır."



The Good Lie



The Good Lie 2014
imdb74

* 2014 Yılının en iyi draması

* 2014 yılının en iyi bağımsız filmi

* 2014 yılının dünya meselelerini dert etmiş en başarılı filmi.

* 34. İstanbul Film Festivali seçkilerimden biriydi.
34. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ SEÇKİSİ


Bir Başyapıt

Filmin yönetmeni daha önce'de kuzey afrika'dan kanada'ya sığınma istemiş bir öğretmenin hikayesini anlatmıştı. Bu konuda başarılı bir yönetmen. Filmin adı Monsier Lazhar:
MONSİER LAZHAR KILAVUZKARGA YORUMU


Film şu açıklama ile başlıyor:
1983'te Sudan'da kuzey ve güney arasında din ve kaynaklar konusunda çıkan iç savaşta terk edilen köyler kuzey hükümeti orduları ve milisler tarafından tahrip edildi. 1987 itibariyle binlerce yetim çocuk kilometrelerce yaya olarak yürüyüp. Sahra altı Afrika'ya doğru, Etiyopya ve ardından Kenya'ya kaçtı. 13 yıl sonra "Sudan'ın Kayıp Çocukları" diye bilinen 3600 mülteci ABD'ne yerleşmiş oldu. Bu film onların hikâyelerinden esinlenmiştir.



Filmin ilk yarısı büyük acılarla dolu.  Dünyaları sadece kendi küçücük köylerinden ibaret olan ve tüm aileleri akrabaları katledilen bir avuç çocuğun acı dolu göçü ile başlıyor hikaye. Sefillik, susuzluk, her yerden çıkan ve onları tehdit eden askerler ve hatta hastalıklarla dolu mücadeleleri sırasında onları bir arada tutan tek şey birbirlerine duydukları sevgi bağı. Aralarındaki en önemli iletişim atalarını sıraladıkları ritüel.



Böyle elem ve keder içinde içimizi burkarak acıtan film bu çocukların amerikaya mülteci olarak sığınmaları ile komediye dönüşüyor. =  Tanrılar çıldırmış olmalı filmindeki kola şişesi burada bir şişe alt camına dönüşmüş. Onu tek değerlisi olarak gören çocuk tabi ki amerikaya gittiğinde tanrılar çıldırmış olmalı şeklinde düşünecektir.

İlk gördükleri beyaz kadın için: "Bu beyaz bir inek gibi."
"Derileri yok onların" gibi yorumlar yapıyorlar.



Filme getirebilecek tek kötü yorum iki konuda yarattığı algı yönetimi olabilir:
Birincisi filmin birinci yarısına dair:
Müslümanlar terör estiriyor. Hıristiyanlar misyonerlik hizmetini sonuna kadar başarılı yerine getiriyorlar. Filmin başı bir müslüman katliam sanhesi, sonu rahip olmuş bu katliamdan kurtulan bir sudanlının amerikada klisedeki tebaya yaptığı final konuşması.
İkincisi filmin ikinci yarısına dair:
Bitmeyen tükenmeyen Amerikan Rüyası propagandası.




The Lazarus Effect

The Lazarus Efect
imdb52
2015

* İlk Yarısı İyi - İkinci Yarısı Berbat filmler.

* Doktor veya doktorların ölümden döndürdükleri fantastik filmlerin avangartı Frankenstein'dır elbet.  Ama bu filmin bi benzeri ve hatta çok benzeri
= Flatliners diyebiliriz. Bir grup doktor ölümün kapısını açar. Ve başlarına gelmedik kalmaz.


* Yapımcısına bak filmin sonunu anla filmi ayrıca. The Matrix filminden hayaldeki oda modellemesi
alınmış. Bu genelde daha ucuza getirme için yapılan şeylerden biri.

* Lazarus Etkisi gerçek bir etki. Milyar ister gibi yarışmalarda da soruldu. Öldükten sonra bazı vücut organlarına sıkışmış oksijen gitmesi. Beyin dahil ölü de bir takım hareketlenmelere yol açar. Buna Lazarus Etkisi denir.




filmin önemli bir diyaloğu

O parlak beyaz ışığı gördün mü?

-  Bu kısım aslında bakarsan doğru. Epifiz bezinin ne olduğunu biliyor musun?
- Hayır.
- DMT üretir, bu da serumumuzun ana bileşeni. Temelde kimse nedenini bilmiyor ama öldüğün anın hemen ardından beynin bütün sistemine çok yüksek miktarda DMT salgılar ki bu da gezegendeki en güçlü halüsinojendir. Sen tünelin ucundaki ışığı gördüğünü ya da Meryem Ana'nın seni kutsadığını sanırken... Ters tarafa doğru mu yaptım? Her neyse, bu sadece yüksek miktarda uyuşturucunun etkisinden ibarettir yani.
- Ben aynı fikirde değilim.
- Aynı fikirde değilsin demek?
- Bu konuyu önceden de tartışmıştık.
- Evet, bütün ölümden dönmüş kişilerin yaşadığı tecrübelerin tek bir teoriye dayandırılmaması gerektiğini düşünüyorum.
- Tabii ki ama eğer bahse girecek olsan bilimsel teoriyi seçeceğin yerde neden St. Peter'ın din temalı
hikayesini seçesin ki?
- Neden?
- Çünkü birisi deneye dayalı diğeriyse tamam güzel bir hikaye ama...
- Hayır öyle değil. Buna ister ruh ister bilinç de ama bu beynindeki sinirlerin harekete geçmesidir. Bu da enerjiyi oluşturur. Enerji yaratılamaz ya da yok edilemez, Bir şeyden diğerine dönüşür. Bu yüzden bu batıl inanç değil, Bilimdir.
- Peki senin teorin ne?
- Bence öldüğümüzde DMT belki de ruhumuzun gitmesi gereken yere doğru gitmesine yardımcı oluyordur. Onlar için kapıyı açıyordur.
- O zaman DMT kapıcı gibi bir şey ''Buyurun, burası hayat burası da ölüm.
Size yukarı kadar eşlik edeyim'' diyor yani?
- Belki de.
- Belki bahşiş de veriyorsundur.
- Bence ölüm anındaki her şeyi tek bir kimyasal denkleme indirgemek çok kibirlice bir şey.
- İşin aslı, ne olduğunu bilmiyoruz.
- Henüz.

* Doğruysa... Filmde verilen bir data da: "Yetersiz Triod salgısı var bu da şiddetli saldırganlığı tetikler"

* Eksi'de bir yazar yukarıdaki diyalogdan yararlanarak bir şey yazmıştı sanırım. Bulursam burada paylaşacağım.

Filmin Hatunu Sarah Bolger