imdb 250 - empire 500 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imdb 250 - empire 500 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

A Streetcar Named Desire - İhtiras Tranvayı


A Streetcar Named Desire - İhtiras Tranvayı
1951
imdb80
Ölmeden Önce izlenmesi gereken 1001 film
Eski Top 250 filmi - Empire 500 filmi
All time the best 100 film arasında
NTV en iyi 555 film listesinde

Vivien Leigh en iyi kadın rol ile bir çok ödül almış.
En iyi film oscarını almış.





Hemşerim Kayserili Elia Kazan'ın tiyatrodan sinemaya aktardığı eserde, bir kokoş'un annesinden kalan evini kaybedip evli olan kızkardeşinin evine gelmesi, kızkardeşinin de yontulmamış meşe odunu eşi ile yaşamaya çalışmasını anlatmaktadır.

Bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğu için ağdalı lafların uzun tiradların olduğu bir film İhtiras Tranvayı... En meşhur tiradını da Vivien Leigh atar kız kardeşine:

Ben, bütün o yumrukları ben yedim, Stella. Yüzüme, vücuduma. Mezarlığa
doğru yollanan ölüler alayı benim gözlerimin önünden geçti. Babam, annem, Margaret, birbiri
ardına o korkunç yola düştüler. Tanrı öylesini göstermesin kimseye. Tabut bulmak bile
mesele oldu. Neredeyse, çöp gibi yakmak gerekiyordu onları. Sen tam cenaze törenine
yetiştin, Stella. Ölüme göre cenaze töreni ne güzel şey. Cenaze törenleri sessizlik içinde geçer.
Ama ölüm öyle mi? Ben onların, kimi boğuk boğuk hırıltılar halinde, kimi sayıklama gibi,
bazen “Bırakma beni!” diye haykıran iniltilerini, can çekişmelerini kulaklarımla duydum.
Hayatta tatmadık zevk koymamış doksanlık yaşlılar bile son nefeslerinde “Beni bırakma!”
diye bağırırlar. Onları gitmekten alıkoymak elindeymiş gibi. Ama cenaze törenleri renk renk
çiçekler arasında sessiz geçti. Tabutlar debdebeli idi. Başuçlarında bulunup da onların
“Bırakma beni!” diye haykırmalarını duymadıkça, geçirilen ölüm ve kalım didişmesini nasıl
anlayacaksın? Senin rüyalarına bile girmeyen bu sahneleri ben gözlerimle gördüm. Şimdi
karşıma geçip bana, “Evi barkı yitirdin!” diye çıkışmak kolaydır. Bütün o hastalıkların,
ölümlerin masrafları nereden çıktı sanıyorsun? Ölüm ucuza mal olmuyor, Bayan Stella!
Margaret’in hemen arkasından Jessie’nin hastalık ve ölüm masrafları, sonra ötekiler. Azrail
çadırını eşiğimize kurmuştu. Belle Reve’i karargâh seçti kendine. İşte Stella, Belle Reve böyle
çıktı elimizden. Gidenlerin hangisi servet bıraktı? Geçtik servetten, bir kuruş bırakan oldu
mu? Yalnız zavallı Jessie… kalan yüz doları ancak tabut masrafını karşıladı. Bu ağır külfetin
karşısında benim küçücük aylığımdan gayri ne vardı? Şimdi beni kınıyorsun. Geçip karşıma,
çiftliği elden çıkarmışım gibi şüpheli şüpheli bakıyorsun. Peki, bütün bunlar olup biterken sen
nerelerde idin? Yatakta değil mi? Sevgili Polağınla...



Bu oyunda ışık kullanımı ders niteliğindedir. Evli kızkardeşe canlı ve parlak bir ışık verilir. Dul psikolojik sorunları olan ablaya ise silik ve sönük ışıklar vurulur...






Tennessee Williams oyunun adını "Poker Oyunu" koymak istemiş. Oyunu yazarken kız kardeşlere doğru kaydırınca gerilimi farklı bir ambians oluşmuş ve Arzu Tranvayı olmasına karar vermiş. Gene de oyun kız kardeşler ve bir erkek arasında tam bir poker oyunu olmasıyla pek de ilk planlamasından uzağa düşmemiş.

Sunset Blvd.



Sunset Blvd.  - Sunset Boulevard
imdb:85
Top250 film
Ölmeden önce izlenmesi gereken 1001 film
BKNZ
1950

* Bir Hollywood eleştirisi



* Ölmüş bir kişinin ağzından hikayeyi dinlemek.
Bu konuda bir başka meşhur film American Beauty
Orhan Pamuk'un "Benim adım Kırmızı"

* Filmden anlıyoruz ki eskiden eczanelerde sigara satılıyormuş. Ve başrol oyuncumuz Türk sigarası istiyor. Abdulla diye bir türk tütününden yapılma sigara satılıyormuş o dönem bir de bunu öğrenmiş oluyoruz filmden.

* Film eski bir yıldızın tekrar sahneye dönmek için verdiği mücadeleyi anlatır. Aynı zamanda Hollywood'da dönen entrikaların bir yansımasıdır. Başında havuzda ölü olarak gördüğümüz kişi ise keşfedilmemiş belkide yeteneksiz bir senaristtir. Eski star onu sevgilisi yapar.
- Sen büyük starsın. Eskiden sessiz filmlerdeydin. Eskiden çok büyüktürn...
- Ben hala büyüğüm... Asıl küçülen filmler!

* İçinde charlie chaplin taklidi olan bir film.

Whiplash

Whiplash 2014
imdb86
Baş Yapıt
* 2014'ün en iyi Bağımsız Filmi
* 2014'ün en iyi Müzik Filmi
Top250 Filmi
3 Oscar Winner 1 Altın Küre 3 Bafta gibi 82Winner86N

* Kesinlikle nefes kesen bir başyapıt, insanı gerim gerim geriyor, hep ne olacak diye merak ettiriyor. Geriye dönük bile tokatlar atıyor (a orada acaba o mu oldu falan diyorsun) Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadık, mükemmel bir film. 2014 sinemasının unutulmazları arasında yerini almıştır. Topu topu iki kişiyi izliyorsun filmde. Hatta başrol oyuncusunun olmadığı sahne yok gibi.  Her şey yağ gibi akıyor.

* Gelmiş geçmiş en iyi bağımsız film. Bütçesi telif ücretlerine yetmedikleri için ünlü caz üstatları isimleri uydurulup benzer müzikler bestelenip kaydedilmiş. Önce kısa bir film olarak çekmek istenilmiş. Ben filmin asasının düşüklüğünü görsel olarak hissedince, "lan kıçı kırık ve boktan filmleriyle özcan deniz bile daha kaliteli asalı filmlerde oynuyor bu ne yaa" lanmıştım. Ama işin aslı ekonomik olarak zor koşullarda çekilmiş bir film olduğunu öğrenince her şey değişiyor.

= Rocky'nin davullusu demişler, evet çocuğun kemerli bir burna sahip olması bile insana bunu hatırlatıyor. Ringe dökülen kan damlalarını bu sefer davulların üzerinde görüyoruz. Hatta basit bir kızla olan ilişkideki git geller... Büyük ihtimalle kızı da zurnacıya kaptırmıştır, herhalde.
Çocuk ne kadar Rocky gibi duruyorsa Hoca'da o kadar Dr House gibi bir bilgeliği, bir duruşu vardır.


* Fletcher karakteri öyle güzel oturmuş ki. Zaten bu rolleki JK Simmons oskarı sonsuz hak etmiş.


Ellerinle yaptığı sus hareketi hayatın her yerinde kullanmak istiyorsunuz. Çok karizmatikti, çoook!

* İçinde Türk kelamının geçtiği filmler çünkü dünyanın en iyi zillerini hala biz yapıyoruz.
İstanbul Agop ve Bosphorur Cymbals zillerini sık sık gördük. (dünyanın en iyi filmlerinden birinde türk markalarının gözümüze gözümüze sokulması) Ben görmedim ama Kayseri yazısı da çıktığı söyleniyor.



Bu ara film kesinlikle umut sarıkaya'nın karikatürünü hatırlattırmıştır:





Film'de duvarda bir yazı vardı:
Yeteneğin varsa Caz yaparsın, eğer yeteneğin yok ise git bir rock grubu kur.
İşte bu film en iyisini anlatma üzerine kurgulandığı için, Caz üzerine oturtulmuştur.

* Filmin benim açımdan hikayesi:
2014 yılının başında Sundance film festivalinde bir film ses getirdi.
Film daha sonra bir jüri üyesi tarafından internete düşürüldü.
Filmi çok merak ettim. çok kötü bir çözünürlük, altyazı yok, öylesine bir baktım.
Bana o kadar iyi bir film gibi geldi ki, konusu da bateri üzerineydi.
Hemen Bateri çalan kardeşim ile iletişime geçerek, böyle bir bateri tandanslı film var, muhteşem dedim. O uğraştı filmi bulamadı. Ona da bir türlü ulaştıramadım filmi.

Filmi kafamın kenarına koydum ve bu filmi düzgün bir şekilde izleyeceğim dedim.
Bir yıldan fazla bir süre sonra Türkiye'de vizyona girdi, ama gidemedim. (İstanbul'da hafta sonları az bir süreliğine geliyorum ve çok yoğun oluyorum.)
Yüksek çözünürlüklü ve düzgün altyazılı olarak nete düşünce indirdim ve bir pazar günü eşimle filmi izledik. Muhteşem bir film. Bayıldım bayıldım. Öyle güzel bir tat bıraktı ki bende anca blogumda düzgün anlatabilirim dedim. Şimdi de sizinle onu paylaştım. Zannedersem kardeşim daha filmi izlemedi. Çok iyi film ya. Müzik temeline oturtulmuş müthiş bir senaryo. Üstelik filmde baş rol oyuncusunun olmadığı bir sahne yok. Ve film iki kişi üzerinden yürüyor. Süper bir şeydi...

Yerli versiyonu için isim önerisi: Hoca Bana Taktı
Hatta eksi'de yazan şu filmle örtüşen hikaye direk çekilebilir:
"aklıma çocukken ananemlerin köyünde gittiğim kuran kursunu getirdiği için fazla odaklanamadığım film. bizim kuran hocası da aynı böyleydi. j.k simmons'a sakal tak, şalvar geçir, dişlerini sarart, götünü büyüt, aynısı. o gün öğle namazında cemaate müezzinlik yapması için sabahtan çocukları kapıştırırdı, dua soloları attırırdı, her yanlışta rahleye sopayla vurur, o kısmı tekrar okuturdu. kim daha ahenkli ve seri okursa müezzinliği ona verirdi. çocuğun biri fazla hırslanmış olacak ki kendini alamayıp dokuz yaşında hafız olmuştu. demek böyle böyle olunuyormuş, vay be. whiplash ortamını 90'lı yıllarda sakarya'nın bir köyünde bizzat yaşamışım, haberim yok. insan değerini sonradan anlıyor işte."


The Big Sleep

The Big Sleep
imdb81 1946
Top250 Film
Ölmeden önce izlenmesi gereken 1001 film
Film Noir - Kara Film

* Film noir- kara film sevenler hele Bogart'ın kara filmlerini sevenler için kaçırılmaması gereken bir baş yapıt.
Festival Linki: http://film.iksv.org/tr/film/3068





Filmde çok hoşuma giden ve başlangıçta daha beni ekran karşısını kitleyen bir bölüm var.

General tarafından çağrılır dedektifimiz. Dedektif,
dürüst, çalışkan, karizmatik, ve çok zekidir. General şantaj yediği ve şantaj parasını vermek istemediği için çağırmıştır Dedektifi. Küçük kızının çıplak fotoğraflarını çekmişlerdir. Daha önce bu tür aile işlerini içki kaçakçısı bir irlandalı albay aracalığı ile yürüten general, albay'ın ortalıklardan yok olması sonucu yeni bir dedektif arayışına girişmiş, polis teşkilatından bir komser'in (ki Bogart'ın o da dostudur) tavsiyesi ile Philip Marlowe (yani Bogart) ile anlaşmıştır.

Bogart abimizi başlangıçtaki bu  sahneden sonra Hollywood Halk Kütüphanesinde görürüz. Kitap okumayacak kadar avam olan, içki ve karı kız muhabbeti bu kadar sağlam bir ağır abinin kütüphanede ne işi var diye düşünür seyirci. Sonra (fular takıp) bir kitap evine gider:

A.G.Geiger Nadir Kitaplar - Lüks Baskılar yazmaktadır tabelada.
Film boyunca tüm hatunların sarkmaktan kendini alamadıkları abimize güzel hatun kişisi sorar:
- Yardımcı olabilir miyim?
- Sizde Ben Hur, 1860 var mıdır?
- İlk baskılarla ilgilenecek birine benzemiyorsunuz.
- Sarışınlar ve şişelerle de ilgilenirim. Ben Hur, 1860 var mı?
- Bir ilk baskı mı?
- Hayır, hayır, üçüncü, üçüncü!
- 1 16. sayfasında tertip hatası olan.
- Korkarım yok.
- Peki ya Chevalier Audubon, 1840, tam set?
- Şu anda yok.
- Kitap satıyor musunuz?
- Bunlar neye benziyor? Greypfurta mı?
- Kitaba benziyorlar. Bay Geiger'ı görsem iyi olur.
- Şu anda burada değil.
- Çok yazık çünkü...
- Bay Geiger burada değil, dedim!
- Sizi duydum. Bağırmanız gerekmiyor.

Bunun üzerine üstat karşıdaki kitabevine gider. Aynı soruları oradaki güzel hatuna sorar. Hatun kişisi saçmalık, bu söylediğiniz tarihler yanlış der. Bogart abimiz "ama sizin karşınızdaki kitap evi bunları bilmiyor" der. Aslında orası bir kitapevi şeklinde Paravan olarak kullanılan Amerika'da yeni yeni ortaya çıkan çıklak kadın dergilerinin basıldığı ve satıldığı bir yerdir. Raymond Chandler'in aynı adlı romanından uyarlanan filmde, diyaloglar birebir kullanılmasına rağmen kitapta uzun uzun anlatılan yozlaşma eleştirisi burada kesilmiş daha da detaylandırılmamış, polisiye öyküye yoğunlaşılmıştır.


Hele hele o cool laf çakmalar yok mu?
- Şansını zorluyorsun dedektif
- Paramı böyle kazanıyorum
ya da
- Bu çocuğu sütten kesin, büyümüş...
güzel kadın taksici
- beni her zaman arayabilirsin (kartını veriyor)
- gündüz mü gece mi? (yani hangi zamanlarda taksi olarak seni arayım da ima ediyor)
- tabi ki gece, gündüzleri çalışıyorum.

eksi sözlükte bu kadınlarla yaptığı manevraları çok güzel özetlemiş bir suser:

The Big Sleep’te Humphrey Bogart, çevresinde birçok çekici, erotik ve seksi kadın bulunmasına karşılık, görev aşkıyla yanıyormuşcasına hepsine teğet geçer. kadınların cazibesine genel bir karşı koyuş söz konusudur. Oral dönem’de takılmış (fixation) izlenimi veren, parmağını emen genç kadın Carmen Sternwood (Martha Vickers) en başta olmak üzere, bogart’ın karşılaştığı bütün kadınlar tek tek çemberin dışına çıkarılırlar. bütün bunlar hollywood ölçülerinde en bilindik manevralardır. Çünkü Nihai Telos, Bogart’ı Lauren Bacall ile buluşturmak, Bir araya getirmektir. (Lauren Bacall, Femme Fatale figürü kimliğinde sunulsa bile düz anlamıyla asla ölümcül bir karakter olmamıştır. onu jane greer, ava gardner, barbara
stanwyck ve lizabeth scott’tan ayırt etmek gerekir) gece kulüplerinde, şık ve pahalı malikânelerde karşısına çıkan seksi kadınları geride bırakan bogart, eni sonu kendini bacall’ın kollarına bırakır. bacall, kimi kez erkeğinin aklını çelmeye çalışır, bazen onu yanlış yönlendirir; ama sonuç olarak bogart, öyküdeki bütün kadınların güvenini kazanır; o hep biraz tanıdık gelen cesareti sayesinde.  izole yaşadığında, cool takıldığında, alaycı tavrını takındığında, umursamaz havalara girdiğinde bile meydanı boş bırakmayan biridir bogart.



Filmi Film Noir hayranları ile birlikte 35 mm izleme şansını kaçırdığım bu baş yapıtı ikinci defa ev konforunda izledim, festival hatırına. Gerçekten muhteşem bir film.

TOP250'nin en romantik üçlemesi



Before Sunrise 1995 - Viyana
Before Sunset 2004 - Paris
Before Midnight 2013 - Yunan Adaları

Klasik Sinema Sevenler için The Godfather'lar ne ise
Spagetti Western'i hatta ve hatta kovboy filmlerini seven herkes için Sergio Leone'nin  "iyi kötü çirkin" gibi bir baş yapıtının da olduğu üçleme ne ise
Fantastik Sinema Sevenler için Yüzüklerin Efendisi ne ise
Bilim Kurgu Manyakları için Star Wars'lar - Matrix'ler - Alien'lar ne ise
Sanat filmi sevenler için Krzysztof Kieslowski'nin Üç Renk Mavi - Beyaz - Kırmızı'sı ne ise
Silah - Ajan - Takip filmlerini sevenler için Bourne üçlemesi ne ise
Çizgi Romancılar için Nolan'ın Batman üçlemesi ne ise
Uzak doğu ve intikam sineması manyakları için Park Chan Wook'un üçlemesi ne ise
Polisiye sevenler ve Kuzey Avrupa sinemasından hoşlananlar için Ejderha Dövmeli Kız'ın da bulunduğu polisiye üçlemesi ne ise

Romantik Sinema sevenler için Before'lar odur.

Filmler arasında dokuz'ar yıl senaryolara da yansıtılarak geçmesi büyüleyicidir, ilktir.

BEFORE SUNRİSE


Before Sunrise
1995
Gün Doğmadan
1w3n
imdb81
TOP250 filmi
Empire 500 filmi
NTV 555 filmi
Ölmeden Önce izlenmesi gereken 1001 film arasında
* Başyapıt
* Tam bir diyalog başyapıtı
* Az ödüllü muhteşem filmler



Film oniki diyolog sahnesi içermektedir:
- Trende, Tranvayda, Mezarlıkta, Lüneparkta, Üstü açık kafede, Klisede, Tuna nehrinin kıyısında, Langırt başında, Sokakta tahtalar üstünde, Bir kefenin içinde, Gemide ve Çimenler üzerinde

* Bir şehri unutulmaz kılan filmler, Viyana bu filmin sağlam bir ekmeğini yemiştir.

* Filmin senaryosu, senaristin dostları ile hoş sohbetinin notlarını, sevgilileri ile yaşadığı hoş triklerini, küçük iki insanın büyük aşkıyla anlatma fantazisi gibi gözüktü bütününde.
Entellektüel Muhabbetler işte bu dost sohbetlerinde elde edilen notların izdüşümleri hissi uyandırdı bende...
Celine: Bence Feminizm'i de erkekler uydurdu. Kadınlara aklını özgürleştir, bedenini özgürleştir, benimle yat demek için bunu söylediler.
Celine: Medyanın düşüncelerimizi kontrol etmesinden nefret ediyorum.
Jesse: Medya mı?
Celine:  Evet, medya. Çok ince, ama aslında faşizmin yeni bir şekli.

* Filmin unutulmazları arasında telefon sahnesi. Kafede tartışan, dünya görüşünü paylaşan, karı koca kavga eden tipler arasında o kadar şık durur ki!
Hem duygular en direk yollardan daha rahat anlatılır... Keşif filme renk katar. Bu ve "şu anın fotoğrafını çekmek istiyorum" dediği be uzun sessiz kaldıkları an gibi pandomimsel hoş triklerle dolu bir film.

* Film Almanca başlıyor, alt yazısı olmayan bir almanca ile başladığı için filmi altyazı ile izlemek isteyen uzun süren bir alet ayarına girişiyorlar...

* Ethan Hawke Julie Delpy'i trenden inmeye şu sözlerle ikna eder: "Bunu söylemediğime pişman olabilirim. Düşün şimdi, bundan yıllar sonra evlenmişsin ve çocukların olmuş. Hayatın monotonlaşmaya başlıyor, Kocandan sıkılıyorsun. işte o gün geriye bakıp hayatına giren adamları düşünüyorsun. Ben de onlardan biriyim. farzet ki yıllar sonra bana evet demediğine pişman oluyorsun ve yaşayabileceğin şeyleri merak ediyorsun. Şimdi benimle burda trenden in ve hayır dersen neler kaçırabileceğimizi görelim."
İkinci filmde öğreniriz ki, o trenden indiğine 10 yıl boyunca pişman olacaktır...

* Bu tür diyalog filmlerinde, fikirler, enteresan bilgiler filmi başyapıt olmaya taşıyan örgüler. ki filmimiz böyle bir bilgi paylaşımı ile başlıyor:
- Çiftlerin yaşlandıkça birbirlerini duyma yetilerini kaybettiklerini duymuş muydun? Erkekler tiz sesleri, kadınlar da pes sesleri duyma yetilerini kaybediyorlarmış. Birbirlerini etkisiz kılıyorlar herhalde.
- Herhalde. Doğa, çiftlerin birbirlerini öldürmeden birlikte yaşlanmalarını bu şekilde sağlıyordur.

* Filmin içinde yaşadıkları ile anlattıkları birbiriyle çok örtüşür:
Jesse, Quaker düğününden bahseder. Quaker düğünleri olağanüstüdür, çift gelip bütün cemaat önünde diz çöker. ve birbirlerine bakarlar. Bir saat birbirlerine bakarlar. Tanrı konuşmalarını istediğini hissedene kadar kimse tek kelime söylemez. Bu bir saat tamamlandıktan sonra evlidirler.
Celine ve Jesse bu sahneden önce bir plak mağazasında birbirlerinin gözlerinin içine bakamazlar, bir türlü gözler birbirlerini yakalayamaz. Onların hazin ayrılışlarının bir işaretidir bu.
Celine filimin sonlarına doğru şunu der:
"Başka bir yere bakarken gözlerini üzerimde hissetmek hoşuma gidiyor."



* Üçüncü filmden de daha iyi anlayacağımız gibi iletişme daha teknolojinin katılmadığı yıllardır, saf bir aşk hikayesi olarak ikisine de kazınır bu yaşadıkları.

* Birinci Filmde Celine, Büyükannesinin uzuuun evliliğinin arasında aslında bir adama aşık olduğunu söylemesine çok şaşırdığını söyler, Jesse ona:
- Bu en iyisi Celine, der. Adamı tanısaydı eninde sonunda adam onu hayal kırıklığına uğratacaktı.
Bu ikinci filmde gerçeklik kazanırken, üçüncü filmde çürütülür. Filmlerdeki hikayeler ve diyaloglar çok güçlüdür ve filmler arasında güzel bağlar oluşturmaktadır.

Celine'nin çok zeki kültürlü bir Fransız kadını olması, yer yer duygusal sözlerle bizi büyülemesi,
Klise Sahnesi:
"Dinle ilgili şeylerin birçoğunu reddetsem de buraya gelen kaybolmuş, acı içinde, suçluluk duyan bir yanıt arayan insanların acısını hissetmekten kendimi alamıyorum. Bir yerin nesillerdir acı
ve mutluluğu birleştirmesi beni çok etkiliyor.



Jesse'de filmde çok güzel tespitlerde bulunun:
"Tanrı varsa insanın içinde değil iki kişinin arasında bir yerde olmalı" der.

Jesse'nin filmdeki en bomba esprisi:
İki rahip giderlerken onlara diyalog yüklediği sahnedir
- Hans, birşey itiraf edeceğim. Bunun altına iççamaşırı giymedim.
- Gerçekten mi?
- Bu seni korkutuyor mu?

Jesse bir de ateist hikayesi anlatıyor:
"Arkadaşımla arabayla dolaşıyorduk. Kendisi feci ateisttir. Evsiz bir adamın yanına gelip durdu. 100 dolarlık bir banknot çıkarıp pencereden uzandı, ve sordu,
"Tanrı'ya inanıyor musun?" Adam arkadaşıma baktı, paraya baktı ve dedi ki. "Evet, inanıyorum."
Arkadaşım da "Yanlış cevap." dedi. Sonra uzaklaştık.



Mezarlık Sahnesi
Celine: Buraya daha küçükken gelmiştim.O zaman beni müzelerden daha çok etkilemişti.
Jesse: Öyle mi? Çok küçük.
Celine: Küçük, yaşlı bir adam bizimle konuşmuştu. Buranın bekçisiydi. Burada gömülü olan
insanlarının pek çoğunun. Tuna kıyılarına vuran kişiler olduğunu söylemişti.
Jesse:  Bunlar ne kadar eski?
Celine: Yüzyılın başı civarları. Adı “İsimsiz Mezarlığı”. Çünkü genellikle bu kişilerin kim olduklarını bilmiyorlardı. Belki sadece bir ön ad, hepsi bu.

Jesse: Neden kıyıya vuruyorlarmış?
Celine: Sanırım bazıları gemi kazalarında filan ölenler. Ama çoğunluğu nehire atlayarak intihar edenler. Dünyada kayıp, bilinmeyen kişiler fikrini hep sevmişimdir. Ben küçükken ailen veya arkadaşlarından öldüğünü bilen yoksa gerçekten ölmüş gibi olmadığını düşünürdüm. İnsanlar senin için en iyisini veya en kötüsünü düşünebilir. İşte burada, galiba. Evet, en çok hatırladığım bu. Öldüğünde sadece 13 yaşındaymış. Beni etkilemişti. Bunu ilk gördüğümde o yaştaydım. Şimdi 10 yaş daha büyüğüm, ama o hala 13 yaşında, sanırım. Tuhaf. Şuradaki Tuna.
Jesse: Nehir, değil mi?
Celine: Evet.
Yorum: Tıpkı bu mezarlıkta olanlar gibi Celine ve Jesse birbirlerinin sadece isimlerini bilmektedirler. Filmin sonunda birbirlerinin hiç bir iletişim bilgilerini almadan sadece isimlerinin bilgisi ile ayrılırlar. 6 ay sonra orada buluşmak üzere.




Filmde dansözlere, falcılara, nehir kenarı şairlere para vere vere, bir şişe şarap alamayacak hale gelirler. Hele şair çok komiktir, "bana bir kelime söyleyin size o kelime bulunan bir şiir yazayım" der. onlar da yeni tartıştıkları bir kelimeyi söylerler: Milk Shake
Şairin Şiiri:
daydream delusion. - gündüz yansımaları
limousine eyelash - limuzin kirpikler
oh, baby with your pretty face - o güzel yüzünle
drop a tear in my wineglass -  akıt gözyaı damlası kadehime
look at those big eyes - bak şu koca gözlerle
see what you mean to me - benim için gör ne demek olduğunu
sweet cakes and milkshakes  - tatlı kekler ve milk şeykler
i am a delusioned angel - ben bir yanılsama meleğiyim
i am a fantasy parade. - ben bir hayal geçidiyim
i want you to know what i think. - bilmeni istiyorum ne düşündüğümü
don't want you to guess anymore. - tahmin etmeni istiyorum artık
you have no idea where i came from. - biliyorsun nereden geldiğimi
we have no idea where we're going. - bilmiyoruz nereye gideceğimizi
launched in life.  - hayatın misafiri
like branches in the river. -  nehrin kolları gibi
flowing downstream. - nehir aşağı akan
caught in the current. - akıntıya kapılmış
i'll carry you. you'll carry me. - seni taşıyorum , sen beni taşıyacaksın
that's how it could be. - böyle olabilir ancak
don't you know me - tanıdın mı beni
don't you know me by now. - tanımadın mı beni hala

İkinci filmde Celine'nin ingilizce sözlü şarkılar da yazdığını öğreniriz. Eline gitarı aldığında ilk filmin fanları olarak ondan bu sözlere beste yaptığı beklentisini taşırız. Lakin bu olmaz... Senarist çok sağlam bir bağı kurmayı belki bizim kadar istememiştir.




Filmin son sahnesi herkesi hüzne boğar:
Gün doğumuna kadar tüm gece gezilen, eğlenilen, oturup uzun uzun konuştukları mekanları gündüz ışığında görürüz. Sessiz, ıssız, neşesiz, duru ve durgun halleriyle. Her biri onlar için çok değerli olan ve anılarında yıllarca taşıyacakları yerlerdir bunlar. Sabahın ışıkları altında seyirciye de aynı şekilde duygu dolu anlar yaştır. Tıpkı bizim için çok değerli anıların yaşandığı mekanlara gittiğimizde orada hissettiğimiz boşluklar gibi.

"Birinden ayrılmanın en kötü tarafı nedir biliyor musun? Ayrıldığın kişileri ne kadar
az düşündüğünü hatırlayıp. Onların da seni ne kadar az
düşündüğünü fark etmen. İkinizin de acı içinde
olduğunu düşünmek istersin. Ama aslında onlar için sadece:
"Hey, Gittiğin için mutluyum."mdur.

Filmi sinema tarihinin en iyi romantik filmidir.

BEFORE SUNSET



Before Sunset
2004 - Paris
imdb: 81

Birinci film bir aşk İkinci film bir nefret filmidir.

Birinci film kadınların ikinci film erkekler için iyi bir romantik filmdir.
Film Yedi diyalog sahnesi içermektedir:
Kitapçıdan sonra yolda, kafede, parkta, tekne gezisinde, arabada ve evde.


Aradan 9 yıl geçmiştir. Birbirlerine söz verdikleri gibi 6 ay sonra Viyana'da buluşmamışlardır.
6 ay sonr coşkuyla buluşacak çift yerine olgunlaşmış iki iki bireyin buluşması daha anlamlı bir film olmasına yol açmış. Tutkulu bir aşkın bir filmi olamazdı ikinci film, kaderleri bu iki insanı nasıl değiştirdi onu görmek çok daha etkileyici bir film olmasını sağlamış.

=Reel zamanlı filmler- Alfred Hitchcock'un ip'i ya da James Stevart'ın Kahraman Şerif filmi gibi
= Paris filmleri - Pariste geçen en iyi romantik film benim için hala Forget Paris'tir...

* Film ilk filmdeki romantik havasından uzaktır. İkisi de öfke doludur.
ilk filmde Celine: "Neden insan aslında hoşlanmadığı birini saplantı hale getirir bilmiyorum" demişti. Araba sahnesinde eteğindeki tüm taşları döker.

* İlk filmlerden sonraki iki film kitap üzerinden döner. Before Sunset filminde, Jesse'nin yazdığı kitaptan Before Sunrise'da olanları, Before Midnight filminde Jesse'nin yazdığı ikinci kitaptan Before Sunset'te neler döndüğünün detayları anlatılır. İkinci film ile üçüncü film arasındaki organik bağ bu filmin daha başında kurulmuş olur.

* İlk filmde Jesse Anne ve Babasının bibbirlerini çok sevmemelerine rağmen, kızkardeşleri ve kendileri için katlandıklarından ve kendisinin kaza kurşunu ile dünyaya geldiğini söylemiştir.
İkinci filmde, kendi evliliği aynı böyledir, çok sevdiği bir oğlu vardır ve o da kaza kurşunu sonrası dünyaya gelmiştir.

* Birinci filmde daha ukela, daha bilgiç konuşan karakterlerimiz daha fazla hayata gömülmüş ve büyük manzaradan çok kendilerine dair şeylere daha fazla kafa yorduklarını anlıyoruz monologlarda.

* Pariste geçen filmler arasında belki de eyfel kulesinin görülmediği tek filmdir (belki salaklar sofrasında falan da gözükmüyordur eyfel) ama eyfel'e dair güzel bir hikaye anlatılır:
Jesse: Almanlar Paris'i işgal ettikleri zaman geri çekilmek zorunda kalmışlar. Notre Dame'ı havaya uçurmak için bombaları döşemişler ama birini düğmeye basmak için bırakmak zorunda kalmışlar. Bu asker de bunu yapamamış. Orada oturup güzelliği karşısında kendinden geçmiş. Sonra, müttefik kuvvetler geldiklerinde bütün patlayıcıları bulmuşlar düğmeye de basılmamış ve aynı şey Sacre-Coeur, Eyfel Kulesi ve birkaç yerde daha olmuş sanırım.
Celine: Bu gerçek mi?
Jesse Bilmiyorum. Yine de hikayeyi hep sevmişimdir.

Neden Birinci Film bir AŞK ikinci film NEFRET filmi:
Birinci filmin sonunda 6 ay sonra buluşalım dendiğinde birinden birinin gelmeyeceğini hatta bunun Celine olacağını anlarsınız. Bahanesi büyükte olsa küçükte olsa Celine gelmeyecektir, Jesse garibim ise iki eli kanda olsa geleceğini anlarsınız bakışlarından. (ki babasından bunun için borç istediğinde o frasnsız orospu gelmeyecek ne diye gidiyorsun lafını da yemesine rağmen gelmiştir.) Geleceğinden eminizdir, Çünkü daha önce de sevgilisi için aylarca çalışıp para biriktirip Paris'e gelmiş, onun yüzünde (bu mal niye geldi şimdi) bakışlarını görmüş ve kendini avrupa yollarına vurmuştu.
Adam hala aptal aşıktır, kadın olabildiğince yüzsüzdür. 9 senede adam aşkını romanlaştırmış bir umut bu romanın ışığına kapılan pervane gibi gelip onu bulacağını düşünmüştür. Ablamız ise aktivist olmuş, yok afrika, yok hindistan sopa kuyruk gezmiştir.
Kadın aynı zamanda adamın mutluluğunu delice kıskanmış sırf bu yüzden Paris'teki kitap toplantısına gelmek gafletini gösterebilecek kadar şeytani duygular beslemektedir. Kadının kötülüğü öylesine engin, öylesine derin ve öylesine bencilcedir ki. Arabada Jesse'ye senin yüzünden bir türlü ilişkilerimde dikiş tutturamadım, evlenemedim der. Adam ise anlattığı rüyalarla gözyaşlarına boğar seyirciyi. Adam mertçe ve gerçek bir aşkla bağlıdır kadına. Bestesindeki Jesse ve Celine kelimelerinin bile her yeni aşkını o eve getirdiğinde değiştirip değiştirmediğini sorar. Aslında o da Celine'e karşı aşkı büyük bir nefrete dönüşmüştür dokuz yılda.
- keşke o ilk filmdeki şairin sözlerini beste yapsaydın Celine, o zaman anlaşılırdı bunun bir aldatmaca olmadığı, ama Jesse sırf o sahnedeki şair tarafından dolandırılmalarının aynı hissini burada da yaşar. Celine sadece bir Jesse yerleştirmiştir şarkısının içine, bu her tanıştığı yeni erkeğin ismini koyabileceği bir sözdür. -
Konuşmaları sırasında o güne dair hatırlamadığı her şeyde ona öfkelenir ama susar. Bir amerikalı değil bir doğulu olsa bunu ağır bir şekilde ödetirdi, ama o da bir amerikalıdır sonuçta. Kendi kültürünün gereğini yapmış ve kadına tekrar bağlanmış, tüm yalanlarını ve riyakarlığını yutmuştur.

Filmin sonunda bu sefer tavlamaya çalışan Celine'dir Jesse'yi acılarını unutturmak ister. Aşkı tekrar filizlemek için inanılmaz güzel bir şarkıcı taklidi yapar. Seksi, komik, albenisi olan bir dans edişi vardır. Bu Jesse'ye yeter. Yazdığı kitaptan yani üçüncü filmden anlarız ki sabaha kadar sevişirler.

BEFORE MİDNİGHT



Before Midnight 2013
Geceyarısından Önce
imdb:80
17W34N
1OscarN

* üçüncü filmde tam bir diyalog başyapıtı olduğunu söyleyebilirim.

* ikinci filme saygı duruşu var, güneşin batışını sonuna kadar beraber izliyorlar.


18 yıllık bir serüvenin son gününü izlemekteyiz.
Her filmde diyalog sahnerinde git gide büyük düşüş yaşanmış son filmde ise topu topu dört diyalog sahnesi ile tamamlanmıştır.
- Araba içi diyalog
- Yemek masasında diyalog
- Otel odasına giderken diyalog
- Otel odasında diyalog

* Dokuzar yıl hem senaryoda hem de filmlerin yayın tarihlerinde geçmesi, oyuncuların makyaj yapmadan yaşlanmaları bu filmi güzel kılan bir devamlılık. Benzeri olmayan bir avangart yapım olmasını sağlayan süper bir kurgu.

* İçinde Türk kelimesinin geçtiği filmler:
Görmemizi borçlu olduğumuz azizin resimlerinin olduğu şapelde resimlerdekilerin gözlerinin oyulduğunu görünce, Jesse durumu anlatır:
- İşgal sırasında Türkler yapmış.
- O tamam, onların yemeklerini bir daha yemeyeceğim.
- Birleşmiş Milletler bundan çok etkilenecek.
- Tamam onlara Oral Seks'te yapmayacağım.
(artık türk yemekleri yapmayacağım diyor ama mutfakta dolma yapmayı öğreniyor)

* İlk iki filmde diyalogların sonu ne zaman aşkla bitecek diye bekledik, üçüncüsünde gerilim ayrılığa dairdi. Senaryo bizi yanılttı.

* Filmde sinema tarihinin en komik erotik esprilerinden birini yunan antrapolog eşine söylüyor:
Penisim gibisin, O kadar büyük sayılmazsın, küçük bir parçam gibisin ve sürekli ilgi istiyorsun.

* Üçüncü filmle birlikte peri masalı sona ermiştir. Kadın da, Erkek de hayatın gerçekleriyle yüzleşirler. Tıpkı Jesse'nin haykırdırğı gibi:
"Bir sürü saçmalığına katlanıyorum. Ama her seferinde köpek gibi geri geleceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Gerçek aşkı mı istiyorsun? İşte bu o. Bu gerçek hayat. Kusursuz değil ama gerçek. Eğer bunu göremiyorsan körsün demektir."

* Celine iki film boyunca ne kadar zeki, ne kadar kültürlü olduğunu gördük. Bu filmde "tek prezervatif kullanmadığı gece buum, ikiz çocuklarımız oldu ve mahvolduk." diyerek çocukların onun kariyer beklentilerini nasıl yok ettiğini dile getirmiştir. Kezbana bağladığı anlar var, ama bunun haklı gerekçelerini de öyle güzel yerine oturtuyor ki, senaryoya hayran kalıyoruz.
Celine: Çoğu kadın hayatta hiçbir şey başaramıyor. Onlar hakkında bir şey duymaya başladığım zaman, 50'lerinde oluyorlar. Çünkü o yaşlardan önce farkına varılmaları çok zor. 30 yıl boyunca ya çabalamışlar ya çocuk büyütmüşler ya da eve tıkılıp kalmışlar, en sonuna ne istediklerini bulana kadar. Aslında biliyor musun? özgür sayılırız. Kendimizi Martin Luther King'le kıyaslayarak geçirmek zorunda kalmıyoruz. Ghandi... Tolstoy
Jesse: Peki ya Joan of arc? Yani o daha genç bir kızdı ve Fransa'yı kurtardı.
Celine: Kim Joan of arc olmak ister? Fransa'yı unut. Kazığa bağlanıp yakıldı ve bakireydi! Tamam mı? Hiç de özenmiyorum. Ne büyük başarı ama Ve pes ederim. (işte burada Kezban'a bağlıyor muhabbeti - bundan kaybettiklerini anlayamıyor. Hatta çok sert tartıştıklarında erkekleri tüm savaşlardan, katliamlardan, çevre kirliliklerinden suçlayarak üste çıkmaya çalışıyor. )
Bir kadın sonuçta Celine, kendi vücuduyla savaşıyor. Artık onu kimse beğenmemesini çok dert ediyor. Film böyle muhteşem diyaloglarla devam ediyor.


* Diyaloglar ilerledikçe 9 yılda neler olduğunu anlıyoruz, evlenmemişler mesela. Birlikte yaşıyorlar. İki yıl Amerika'da yaşamışlar. İkizlerin doğumu için Paris'e dönmüşler. Çok acayip şeyler olmuş 9 yılda.

* Filmin en güzel sahneleri tabi ki Celine'nin aptal sarışın numarası. Filmi taçlandırmış.