uiff24 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uiff24 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Evde: Avrupa Film festivali Seçkim

-Evde izlemeyi bekleyen bir grup Avrupa Filmi -Divx- detayları +
o filmler hakkındaki en güzel -eksi sözlük- yorumları...


Repulsion 1965
imdb 80 (2500 2500 2500)
Roman Polanski
uiff24
Catherine Deneuve
2w1n

* Psikolojik Gerilim

*Londra'da bir dairede, evli bir erkekle iliski yasayan hafifmesrep diye adlandirabilecegimiz ablasiyla (yvonne furneaux) yasayan suskun manikurcu carol ( catherine deneuve)'un ablasinin on günlük bir tatile gitmesi sonucu yasadigi dünyadan kopusu ve aklini yavas yavas nasil yitirdiginin öyküsüdür...

Polanski'nin apartman (karabasan-şizofreni) üçlemesinin ilk filmi.
2. Rosemarys baby
3.The Tenant ( kurban kılığına girerek, kurban olmaktan kurtulmaya çalışan bir katilin öyküsü)

* Bozuk korkunç tavşan eti, çimlenen patatesler, çatlayan duvarlar, duvarlardan çıkan eller...

* Tüm zamanların en iyi 50 kadın performansı arasında (Sinema dergisi haziran 2006)

= rahatsızlık duygusuyla örülmüş şizofrenik filmler: bergman'ın; Through a Glass Darkly (Såsom i en spegel) - Şizofrenik bir kız ve ailesinin isveçin adalarından birisinde geçirdikleri ufak bir tatil gerilimi... imdb:80 1001film

* Film Carol karakterinin gözleri ile başlar ve yine böyle biter

Alegori: Filmin başından itibaren ara ara gördüğümüz aile resmi sonunda çok faklı bir açıdan gösterilir. Fotoğrafın üstüne kafesli bir gölge düşmüştür; aydınlık kalan bir bölümde carol, diğerinde babası görünür. Film boyunca carol o fotoğrafta dalgın dalgın bakan bir kız çocuğudur. Ancak sadece o ve babası düşünüldüğünde carol'ın gözlerindeki delici bakışların babaya yönelmiş olduğu aşikardır. Film alegorik bir anlatımla enseste çıkarmış olur...


il Conformista - The Conformist 1970
imdb:82 (1500 1000 1000)
Bernardo Bertolucci
7w2n
Politik Film
1940'lar

* Tango sahnesi unutulmaz filmler = kadın kokusu... (üzerine beyaz ışık kullanımın ilk yapıldığı film)

Filmin tüm özeti sayilabilecek en can alici noktasi , paristeki o dans klubünde dans edenlerin alayinin clerici nin etrafini sarip döne döne dans ettikleri sahnedir...

il conformista'da hasbelkader derin devlet tetikçisi olan clerici antifaşist hocasını öldürmekle görevlendirilir, bu arada hocanın balerin karısını düdükler ama ertesi gün mussolini'nin yıkıldığı haberi gelince clerici'de tık yoktur, niye baktın ne faşizmi abi ayaklarına yatacak kadar da bukalemun, amortisörlü bir insandır. ama bertolucci bazı bazı fellini filmlerini andıran mekanlarda magritte'in ünlü tablolarındaki pessoa kılıklı adam gibi dolaşan trintignant'ın hikayesini bir tinto brass erotizmiyle çekerken kendini aşmış, sembolizmde ve görsellikte bir murahhas aza hüviyetine bürünmüştür...


Landscape In The Mist - Topio stin omichli
Theodoros Angelopoulos
imdb:81 (500 250 250) 1988
Şiirsel Anlatıma sahip filmler
uiff23

"Şair, gene beni anlattın; gene beni ağlattın"

* Almanyadaki babalarını bulmak üzere yola çıkan iki kardeşin hikayesi

* Çekim olarak kameranın sabit olduğu ve oyucuları kadraja kendileri girip çıktıkları bir film...

* Sınırdan geçebilmeleri için para istediklerinde, küçük çocuğun "sınır nedir" sorusu filmi özetler niteliktedir...

* Filmin son repliği: Başlangıçta derin bir karanlık vardı... Sonra ışık karanlığı böldü...

* En çarpıcı sahnelerinden biri, iki çocuğun diğer insanlar sokaklarda hareketsiz donmuş dururken, karın altında gerçekliğin içinden kaçıp gittikleri plandır

*İlk aşk: (küçük kızın kendisine aşık olduğunu sezen genç homosexüel adam "ilk seferinde hep böyle olur, kalp çok hızlı atar ve insan titremeye başlar. her zaman böyle olur... insan ölmek ister" diye fısıldar kızın kulağına)
ilk yolculuk ve “bulamayış” ı anlatan angelopoulos filmi. karakterlerimiz bir sahil kentine vardıklarında denizin yüzeyinde dev bir insan heykeline ait isaret parmagi kopmus bir el belirir ve karanindrou’ nun sahane müziği eşliğinde bir helikopter tarafından denizden alinir. elin göğe yükselişini izleriz. muhtesemdir.

* Puslu yollar boyunca ilerleyerek ışığa varmaya çalışan iki küçük insanın takıldığı engelleri , bu engeller karşısında biri 13 (voulo) diğeri 5 (alexander) yaşındaki çocukların inatla didişmesi...

Sånger från andra våningen 2000
Songs from the Second Floor
Roy Andersson 9w-3n
uiff20

2008 ülkelere göre değerlendirilmesi: Kore

Kore Sinemasından iyi bir örnek:

Chugyeogja imdb:79 (500 500 500)

-eksi-

Eski polis, yeni pezevenk (bildiğin pezevenk) olan kahramanımız döner sermaye olarak da tabir edebileceğimiz kızlarından (bildiğin orospu) bazıları ortadan kaybolmaya başlayınca sıkıntı yaşar. Başlarda kızların kaçtığını düşünse de hepsinin gittiği son müşterinin aynı olduğunu tespit eder ve bu işin içinde bir çağanoğlu var der. akabinde olaylar gelişir. Klasik bir hikaye gibi duruyor. ama değil.


Film Memories Of The Murder filmine benzetilmiş:
Her sahnede katilin dayak yemesini arzuluyoruz. Burada hemen Funny Games' teki geri alınan sahneyi hatırlatmakta fayda var.


Salinui Chueok - Memories of Murder 2005
imdb:81 (2000- 2000 - 2000)

uiff24

rapidleri



-eksi- de arsonit film hakkında güzel bir şey yazmış bana koymak düşer:
sürekli ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan ve artık cidden bir gece önceki soğuk pizza tadı veren seri katil filmi klişelerini alt üst eden bir film bu. yani izledikten sonra fırından yeni çıkmış ve dumanı üstünde tüten bir tepsi lazanya heyecanı yaşatıyor ve doğal olarak bir gece öncesinin pizzalarını rahatlıkla çöpe atabiliyoruz.

neymiş bu filmi bu kadar özel yapan peki? bir kere baştan söyleyelim: filmin sonunda katilin kim olduğu ortaya çıkmıyor. hemen “spoiler! spoiler!” diye feryat figan etmeyin çünkü biraz sinema basınını takip ediyorsanız zaten bu bilgiye hemen her yerde rastlamanız mümkün. filmin sonunun muallakta kaldığını yazmaktan çekinmiyorlar çünkü filmin sonunda katilin kimliğini öğrenmeyeceğinizi bilmek sizin bu filmden alacağınız zevki zerre kadar etkilemiyor.

gerçekten zeki bir adam olduğunu düşünüyorum filmin yönetmeni olan bong joon ho’nun. genç bir yönetmen, 1969 doğumlu ve “memories of murder” henüz ikinci uzun metraj çalışması. ilk filmi barking dogs never bite (flanders ui gae) güney kore gibi protein ihtiyacının ciddi bir kısmını köpeklerden gideren bir ülkede yeterince ses getirmiş. yönetmen ilk filminde köpekleri öldüren bir seri katil hikayesini mizahi dille anlatmış ve çeşitli festivallerde de yer almayı başarmış. tabi büyük çıkışını yaptığı film “memories of murder”. öyle ki geçen sene ülkesinde matrix reloaded’ı bile fersah fersah sollayarak en büyük gişe hasılatını yapan film olmuş ve sadece eleştirmenlerin değil, halkın da beğenisini kazanmış.

zaten hikaye korelilerin yabancı olmadığı ve hala hatırladıkları bir konu: sene 1986. güney kore’nin gyeonggi eyaletinde (ki başkent seul’e oldukça yakın bir yer burası) genç kadınlara tecavüz edip öldüren bir seri katil terör estirmeye başlıyor. cinayetler mutlaka yağmurlu bir günde işleniyor. belli bir şekilde bağlanıp tecavüze uğrayan, işkence gören kadınların cesetleri de boş arazilerde, tarlalarda, kanalizasyon çukurlarında bulunmaya başlıyor. cinayetlerin işlendiği tarihlerde ise radyo kanalını arayan bir kişi belirli bir şarkıyı çalmalarını istiyor; hüzünlü bir aşk şarkısı bu. toplam 10 cinayet işleniyor ve katil birden duruyor ve sırra kadem basıyor. ortada bir takım şüpheli şahıslar var, polis sorguluyor ve hatta konuşturmak için işkence ediyor ama nafile. ortada hiçbirini hapse tıkacak kadar yeterli kanıt yok. ve dosyalar tozlu raflara kaldırılıyor. ta ki genç yönetmenimiz o dosyalardaki tozları üfleyip, sorgulanan kişilerle, kurbanların yakınlarıyla ve dava üzerinde çalışan polis müfettişleriyle tek tek konuşup senaryosunu oluşturmaya başlayana dek.

filmi diğer tüm benzerlerinden ayıran nokta işte tam burada ortaya çıkıyor. bong joon ho’nun bakış açısına göre asıl suçlu katilin kendisi değil, 80’li yılların güney kore’si. bu bakış açısını oluştururken de tarihin en ünlü seri katili jack the ripper’ın hikayesini anlatan alan moore’un from hell çizgi romanından ve aslında alan moore’a da eserinde kaynaklık eden “jack the ripper: the final solution” adlı kitaptan etkilendiğini dile getirmekten çekinmiyor çünkü tıpkı bu koreli seri meslektaşı gibi ortadan kaybolan ve kimliği hala bilinmeyen jack the ripper’ın yaşadığı dönem de aslında katilin kendisinden daha ürkütücü.

filmdeki cinayetler gerçek cinayetlerle bire bir ilerliyor ancak öldürülen kurbanlar içinde en dehşetli vaka olan liseli kız cinayetinde yönetmen biraz daha olayın korkunçluğunu yumuşatma gereği hissetmiş ve seyircilerin yüreğini burkan yara bandı detayını ekleyerek kubrick’in lolita’sına göndermede bulunmuş.

filmdeki dedektiflerimiz ise hayali kişiler, olayı gerçekten takip eden dedektiflerle alakaları ya da benzerlikleri yok. biri bölgenin yerlisi, herkesi tanıyor, kendi kuralları var ve bölge onun bölgesi yani kendi çöplüğünde istediği gibi ötüyor. aslında öyle de yapmak zorunda çünkü hollywood’un seri cinayet filmlerini şöyle bir hatırlarsak ilk olarak olay mahalline gelen fbi’ı ve cesedin bulunduğu, kanıtların toplandığı o bölgenin ne kadar steril ve boşaltılmış olduğunu düşünürüz. güney kore’de ise her ceset bulunması bölgedeki halka bir panayır heyecanı yaşatıyor. öyle bir panayır ki ortada koşturup cesedin etrafında oynaşan çocuklardan tutun da, kanıtları tek tek yok edip sanki katilin yararına çalışan dikkatsiz yetişkinlere kadar hem de. fakat işler çığırından çıkınca seul’den genç bir profesyonel geliyor yardıma. işte o zaman işin rengi değişiyor ve bu ikili bir yandan katilin peşinde koşarken diğer yandan da bir “patron kim?” kavgasına girişiyorlar. ancak film ilerledikçe bu iki karakterin dönüşümüne öyle bir şahit oluyoruz ki, aklımıza direkt charlie kaufman’ın adaptation’ı geliyor ve gülümsüyoruz: “iyi bir senaryo nasıl yazılır? karakterlerini değiştir. onları öyle bir değiştir ki seyirci ne olduğunu anlayamadan, farkına varmadan sadece şahit olsun bu duruma. “

şu yakın dönemde kore sinemasını temsilen karşımıza gelen oldboy ne kadar kes-kopyala-yapıştır, ne kadar “aaa sanki ben bu filmi gördüm” ise, bu film de onun aksine bir o kadar eşsiz ve orijinal. sonuç itibarıyla sinema sanatında henüz her şeyin yapılmadığını ve istenirse daha nice orijinal anlatımların, hikayelerin, karakterlerin ve kurguların gümüş perdeye ve ekranlara yansıtılabileceğine dair tüm sinema fanatiklerine umut veriyor. ben şahsen yakın takibe aldım bu adamı ve şu sıralar yeni projesi için yeni zelanda’ya gidip görsel efektlerle ilgili olarak peter jackson’ın weta workshop’uyla görüşmeler yaptığını da öğrendim. heyecanla bekliyorum yeni işlerini…