Yeraltı 2012
Zeki Demirkubuz
Engin Günaydın

Filme Dair -eksi sözlük- ten güzel bir yorum:

"iyi olmak istiyorum, bırakmıyorlar, iyi olamıyorum."

Filmin özeti bu cümlede gizliydi. muharrem, bir fahişenin kollarında ağlarken söylemişti bunu.

Bu cümle bana, 2008 yılında intihar etmeden önce "yavaş yavaş delirdim kimse fark etmedi" diye not yazıp bırakan ipek ertürk'ü hatırlattı. burada farklı olansa, muharrem dışında herkesin bunu fark etmesiydi sanki.

2006 yılında izmir palas oteli'nde kalıyordum, nefis bir yaz akşamında canım sıkılmış, eski sevgilimin de yaşadığı bu şehirdeki bu otelde kalmayı özellikle seçmiştim. otelin ikinci katındaki odamın mutlaka deniz manzaralı olması için özel çaba sarf etmiştim. klima yetersiz kaldığında, odamın balkonuna çıkar, hemen köşede buzlu badem satan adamı izler, hiç tatmadığım buzlu bademin nasıl bir şey olduğu hakkında fikirler üretmeye çalışırdım. kordon boyunca uzanan yürüyüş yolunu dakikalarca seyreder, uzakta demirlemiş gemilerin bandırasını çözmeye çalışır, hemen önümüzde dikili duran dev türk bayrağının meydan üzerine düşen gölgesiyle oyunlar üretir, denizi arkasına vererek fotoğraf çektiren insanları görünce sevinirdim, fotoğrafını çekmeye değer bir şeyler blabildikleri için.

otelin altındaki balık lokantasının, dışarıya konmuş masalarında, saçları yapılmış güzel kadınlar ve pahalı olduğu belli olan takım elbiseleri içindeki beyler rakı içerler, masalarındaki balıkların anasonla karışık kokusu neredeyse balkonuma kadar gelirdi. o dakikalarda muziplik edesim tutar, balkondan sarkıtacağım bir oltayla, onların masalarındaki ızgara balıkları ya da dil şişleri tutup hızlıca yukarı çekmeyi geçirirdim aklımdan. denizden esen gece meltemiyle serinler, gülümseyerek içeri girerdim.

çok sıkılıyordum.

saatlerdir aklımda olan "dışarı çıkıp insan içine karışma" isteğine kulak vermek üzereydim. eğer yiyeceğim bitmeseydi hiç çıkmazdım belki de.

giyindim, çıktım. çok kalabalıktı sokaklar, balık pişiricisi yine dopdoluydu, midye tava satan adamın başı yine kalabalıktı ve buzlu bademin nasıl bir şey olduğunu ben hâlâ öğrenememiştim. yiyecek bir şeyler aldım, bir şişe de su. odama dönmemem için hiçbir sebep kalmamıştı, bu promenade toplam 10 dakika sürmüştü ve bana yetmişti. dönerken otelin altında bir sinema olduğunu fark ettim. afişinde, kafası tıraşlanmış bir adam ve onun yüzüne bakmayan, yıkılmış bir kadın vardı. adam duvar dibine çökmüştü ve ufakken çok yaramaz bir çocuk olduğu, saçları kazıtılınca ortaya çıkan kafasındaki yarıklardan belliydi. birdenbire bu filmi izlemek istedim. en yakın seans birkaç dakika içinde başlamak üzereydi, hemen bir bilet aldım ve girdim. izlediğim bu film, az önce dolandığım yerlerde çekilmiş, az önce gördüğüm türk bayrağının meydana düşen gölgesinin kullanıldığı, az önce gördüğüm kalabalığın, kıyısından köşesinden muhakkak yer aldığı, zeki demirkubuz'un kader isimli filmiydi.

Zeki demirkubuz'la o gece tanıştık ve birbirimizi bir daha hiç bırakmadık. o geceden bugüne kadar çok "seviyeli" bir ilişkimiz oldu. onu kader'le tanıdığım için kendimi çok şanslı kabul ettim, çünkü önce kader'i, sonra masumiyet'i izlemiş makbul azınlıktandım. daha sonra defalarca izledim o filmleri, c-blok'u, yazgı'yı, itiraf'ı, kıskanmak'ı, hepsini. kamera arkalarıyla, röportajlarıyla, fragmanlarıyla, gazozun dibinde kalmış kısmı pipetle çeker gibi izledim.

Zeki demirkubuz'un tek bir damlasını bile ziyan etmedim ben.

onun, bende yarattığı o güzel kafayı seviyordum.
onun, kapanmayan kapılarından girdiğim dünyayı seviyordum.
onun aklını, gözünü, "siktir git lan, amcık" deyişini seviyordum.
onun, bekir'ini, onun uğur'unu, onun başını, ortasını ve sonunu seviyordum.
onun, "düşmüşler" dünyasındaki yerini, kapıcı dairesindeki damlayan musluğunu, kerhane odasındaki pembe ışığını seviyordum.

bu gazozdan bir fırt daha almak için yeraltı'nı izlemeye de koşa koşa gittim elbette. ve böylece muharrem'le tanıştım. aslında tanıyordum belki onu, belki o da beni tanıyordu. yoksa bu kadar yakın gelir miydi onun yalnızlığı? bir çiçeğin suyu emmesi gibi emiyordum sanki filmi. tek bir karesini, en ufak bir ayrıntıyı kaçırmamak için gözlerimi kapamamaya zorlarken buldum kendimi. yoruldum, ne tatlı bir yorgunluktu bu.

ankara, ideal bir depresyon kenti! gücenmek yok.

bu filmi, izmir'de çekemezdi demirkubuz, tepeüstü'ndeki bir pavyonun içi tüm ankara'dan daha sıcaktı çünkü, buzlu badem bile ankara'dan daha sıcaktı.
ya da istanbul'da çekemezdi. istiklâl caddesi'ndeki bir fahişenin ciğerlerine doldurduğu sigara dumanı, ankara'nın toplamında içlere çekilen tüm sigara dumanlarından daha sıcaktı.

ankara'dan daha güzel bir şehir seçilemezdi bu adamın görkemli depresyonunu anlatmaya. onun kararmaya yüz tutmuş öğleden sonraları, ısınmak bilmeyen beton apartmanları, mavi branda çekilmiş demir parmaklıklı balkonları, akşamın çökmesinden hemen sonra boşalan sokakları ve onca ışık içinde seçilebilen karanlık... ankara güzel bir seçimdi, merdivenler güzeldi, ışıklar güzeldi, ışık oyunları güzeldi.

en çok beğendiğim sahnenin muharrem'le fahişenin ilk buluşmasındaki hırlama sahnesi olduğunu söylemeliyim. birbirlerine yaklaşan kafalarının mum ışığında duvara yansıması, sanki asıl "kendileri" şeklinde tezâhür eden o gölgeler, canavarlaşmış iç dünyalarıydı gibime geldi. göndermeydi, şuydu buydu diyorlar, elbette var. aksini iddia etmek saf bir iyimserlik olur. varsın olsun dert mi? filmi anlatacak değilim, izleyen mutlaka izleyecektir. izlesin, sevecek.

ben zeki demirkubuz olsaydım ve bana filmimi sorsalardı, şöyle derdim:

eğer ikinci katta yaşıyorsanız, mutlu olmak için birinci kattakilere bakarsınız.
ama eğer zemindeyseniz, bakabileceğiniz tek şey yeraltıdır.

çünkü ne kadar aşağıda olursanız olun, kendinizi iyi hissetmek icin daha aşağıdakilere bakmaktan başka çareniz yoktur ve ben hâlâ buzlu badem yemedim.

ama eğer bir gün yersem, tanıdık bir tat olacağından eminim çünkü bu film, izmir palas oteli'nin balkonundan aşağı bakarken gördüğüm ve köşede duran adamın sattığı, tüm gece boyunca kapış kapış giden, o tadını bilmediğim buzlu bademler gibi bir filmdi.


Hiç yorum yok: